03 Nisan 2013

Aşk

Avuçlarından kayan zaman değildir sadece, aşkta alır gider başını tutamazsın; anlayamazsın gündüz ne vakit gecenin koynundan kaçmış, ne vakit yar selamı sabahı kesmiş?... Peşinden koşturan aşk mıdır, sevgili midir?. Zaman mıdır akıp giden, yoksa biz mi yaşlanırız an be an.. Kimi zaman der geçer, kimide sevgili. Aşk olmasa sevgiliyi kim arardı?. Kim gün sayardı yaşlanmasa? Aşkı ayırıp çıkaramazsın maşuku bulunca; Sevgili, aşkın vücud olduğu surettir, Suret hiç gelmese sevgiliyi de ayıramazsın aşktan, çünkü aşk nefes alman için, özlemen için nimettir.. Nimetin kadrini kimi bilir kimi bilmez ve zaman öyle sessiz gelir ve bir öyle sessiz geçer..* * *Takvimde işaretlediğin gün yaklaşır, içini ateş yakar, gün yaklaşır saatlerin şaşar ama bilirsin vuslat vakti sevgiliye, ve o vakte az kaldı haykırmak için "seni seviyorum diye"... İster ayın on dördü olsun ister ömrün on dördü ne fark eder sevebildikten sonra. Bir aşk varsa yürekte bir maşuk varsa uzakta ne gam; mesafe mi kalır anlaşmak için? kalp aynı ritimle atar yarin avuçlarında..

Arşivden..

18 Ocak 2013

Beklenmedik (!) Ölüm

Ölüm hak ve muhakkak bir gün kapımızı çalacak; bekleyen zaten yok da şu zamanda ölümü, bu beklenmedik lafı nerden çıkar onu anlamam.Ha sapasağlamken iş güç başındayken öldü yoksa biz de biliyoruz ölümü diyeceksek bir soluk alıp bekleyelim. Temel de kim neye inanırsa inansın bir gün öleceğini biliyor çünkü bilinen tarih boyunca bu emirden kaçan yok; olmayacakda. Yani ölüme doğru kurulmuş bir saat dilimi içerisinde hızla tüketip zamanı bizi bekleyen ana gidiyoruz. Bu an öyle bir an ki genç,yaşlı, çoluk,çocuk,ünlü, ünsüz, zengin, fakir, sağlam, hasta ayrımı yapmadan pat diye çıkıveriyor karşımıza. Ve biz henüz ölmeyen ölümlüler şaşırıp kalakalıyoruz. Şaşacak bir şey yok aksine şaşılacak bir şey aranacaksa o da ölüm sonrası hayata ne yapıp ne yapmadığmızı kontrol etmekten geçer , burda nasıl bir nam şöhret bıraktığımızdan değil.
 Ünlü bir isim vefat edince hakikat aslında öyle sert çarpıyor ki, garibanın ölümünde olmayan gerçek meşhur ölümlerde vücud buluyor, ne o gerçek:
"Dünyaya kalacağın kadar değer ver, yoksa senin değerini bir gün en fazla 3 metre kumaşla ölçerler..."

29 Kasım 2012

Alim yazarlara evet, C.Dündarlara hayır...

İşin renginin ne olduğu fikrin hangi ölçekten nasıl çıktığı belli olunca isteyen istediğini söyleyebiliyor. Siyaset nedir nasıl olur bilmem ve de yevmil kıyam ilgilenmem. Okullarda ki serbest kıyafet uygulaması ortaya çıktığından beri bir türban hezeyanı hortladı. Ağzı olan konuşuyor reklamına selam göndererek bu ağzı olup ta aklıyla işine geleni söyleyenler; işine gelmeyeni de o tamam ama bu bak olmaz diyerek işkembe-i  kübralarından atıveriyorlar. İki adam boşamış(!) hatun kişilerden adı can olsada başka farklı canları işine gelmeyince görmeyen kişilere kadar herkes bir şey söyledi. Ama söyledikleri, yaptıklarına, yaşadıklarına, anlatıp anladıklarına ters, ama işin ucu İslam olunca anında çark vaziyeti alıp durumdan vazife çıkarıyorlar. Neymiş şekilcilik ya da simge olursa olmazmış, yoksa isteyen istediğini yapsınmış... Artık hezeyanın boyutu artmış olmalı ki akıl ve vicdan okumaları da başlamış. Kimin ne niyetle örtündüğünü dahi biliyorlar. Bugün Can Bey içindekini net bir şekilde ortaya koymuş. Türbana hayır. Ama o can bey yabancı okullarda ki haçları simgeleri nedense hiç gündeme getirmiyor. Aslında Can bey de bir simge İslama katlanamıyanların simgesi. Köşesinden oturup basın özgürlüğünü fikir özgürlüğünü savunurken Örtünmeninde bir fikir tahakkümü olduğunu bilmeyecek kadar cahil olamaz. E nerde özgürlük. Ama orası okul, ama orası üniversite, ama orası bilmem nesel alan. Ne olmuş korkunuz ne? Ülkenin Şeriatla yönetileceği yaygarası mı uykularınızı kaçıran. Korkmayın bunun olmayacağı gün gibi aşikar, kimseninde derdi bu değil zaten.
 Gerçi bazılarının derdi farklı, mesnetsiz iddalarla koskoca bir emri basit bir bez parçası seviyesine indirirken, kendilerini de özgürleşerek büyüdüklerini zannediyorlar. Tabi büyümeden büyümeye fark var, kimi ağaç gibi büyür meyve verdikçe eğilir tevazulaşır, kimi de balon gibi büyür, genişler tıpkı hezeyanını kusanlar gibi. Neyse bizde herkes nasıl biliyor ve istiyorsa öyle inansın diyelim ve Can Beyin veciz(!) lafıyla noktalayalım, Alim yazarlara evet, Canlara hayır....

10 Kasım 2012

Huzur iklimi

Altın değerinde bir nimet: huzur. Bulabilenler şu fani alemin en bahtiyarları. Olmayınca ne içilen suyun tadı ne yaşanılan hayatın adı oluyor.  Zaten  uzun olmayan bir hayatın içinde kaybolup gidiyoruz. Dert yükünü ayağımıza pranga gönlümüze zincir olarak vurmuş öylesine yaşıyoruz. Kıyımızda köşemizde gördüğümüz sokak kedileri kadar dahi huzurumuz yok. Peki neden?
 Öyle hemen şu sebeple demek kolay değil. Çok yönlü bir halet-i ruhiye aslında huzurlu yaşamanın tadı. Maddi gerekçelerin hemen hemen hepsinin aciz kaldığı bir hayat dinginliği aslında. Çok paranın çok iyi makamların sahibi olmak, her şeyi yöneten lider olmak, çok bilmek çok öğrenmek huzuru getirmiyor huzurumuza. Huzur huzurumuzdan kaçıp giderken biz yanlış yollarda aradığımızdan olsa gerek bir türlü bulamıyoruz onu. Huzura yaklaşmanın ilk yolu kanaatle başlıyor. Neye kanaat derseniz elimizdeki sahip olduğumuz her şeye. Sonra anlayış ve hoşgörü olmalı bir bünyede. Hoşgörünün olmadığı anlayışın yer bulmadığı bir gönül herşeyden evvel kendisi ile kavgalıdır zaten. Kavga olan yere kim uğramış ki huzur uğrasın. Denebilir ki anlayışın huzura katkısı ne.Anlayışlı olan anlaşılır kılar kendini ve derdini meramını anlatabilecek durumlar oluştuğunda paylaşarak azaltır sorunlarını. Anlayaşın kıyı bulmadığı bir kalpte hırçınlık yolları çoktan kaplamış olur. Karanlık tünellerin biri biter biri başlar; bu başlangıçlar bitişler zamanla her şeyle kavga etmeyi emreder hale kelir. Kendimizle bile.
 Malesef içinde bulunduğumuz zaman dilimi, anlayışı çok çok ötelere taşınmış bir eski dost şeklinde sunuyor. Hem yakın hem uzak hem gitmeli hem gitmemelli diye diye ömür heyecan safhasından hezeyan safhasına çoktan geçmiş oluyor. Buna mahal vermeden huzuru tekrar yeşertmeliyiz bu bedenlerde zor olsada bir sevgili gibi peşinden koşmalıyız. Yoksa sıkıntılarımız bitmez, azalacağına artar ve biz nerde yanlış yaptık diye diye fani olan ömrüde iyice hiçliğe atmış oluruz...

14 Temmuz 2012

Akıp Giden Sel Gibi

Kırgın bir beden, kapanmak üzere kanlanmış gözler, belirsizliğin getirdiği gerilim ve yatağa bir kuru yaprak misali düşüş. Çok defa bu anı yaşarız, kaygılarımız, emellerimiz, neyi nasıl yapacağımızın hesabı ve bir çok yük. Kimse, dur! bi soluklan hele bir otur sakin ol demez. Herkesin kendince yükü ağırdır. Öyle ki bize beynimize, hayatımıza yığılan her şeyi yetiştirmeli ve o işleri bitirir bitirmez yeni koşturmacalara yol açmalı diyerek akreple yelkovanı eskitir dururuz.Takvim sayı boncuğundan öte anlam taşımaz bir vakit sonra, Kaybedecek zamanımız yoktur, kaybolacak dünya meşgaleleri için. Debelenir dururuz. Bir zaman gelir nefes tükenir hele şu duvara bir yaslanalım deriz, ellerde duvara dayalı halde soluklanırken, bir iki genç hızla geçer gider çekil babalık acelemiz var diyerekten. Tam kızacak oluruz, tam ağzımızdan nereye koşturuyorsunuz bu dünya fani heyy çıkacak olur. Susar kalırız. Bir avcumuza bakar, bir bedenimize bakar bir de geçmişe bakarız. Yaşanmış bitmiş sadece hayali kalmış eski bir zaman dilimi ve geri alayım desen, en değerli şeyleri ödeyeyim desen sonuç çıkmaz. Zaten yaşarken hep nakit ödemiş bitirmişsindir sermayeni. Yumrukları sıkar duvara vurmak istersin, ya da bari o gençleri yakalayım uyarayım diye koşmaya çabalarsın, olmaz derman sende değildir, çökmek üzere eğilmeye başlayan başın vakti zamanında bir kez eğilmemiştir. Şimdi eğilsende 'eğrisin' diye pek bi makbul görünmezsin. Öyle değil miydi, her şeyin genci tazesi, iyisi muteberdi geçer akçeydi, planlanda plana koşarken. Kusurlu, ezik, eksik olanlar pek bi itibarsızdı, yavandı, hep daha iyisi daha farklısı olmalıydı, sıradanı sıradan insanlar içindi. Sıradan biz olamazdık, ara sıra uğrasakta sırayla göçenlerin mekanlarına; sıramızı savar sıranın bize gelmesine daha çok var diyerek sırra kadem basardık.
 Şimdi çok sıradan bir ölüm dahi korkutacak, yüreğimizi yakacak, son parası yalnız eve gitmeye yetecek gariban gibi gidip bir daha çıkamayacağız. Oysa ceplerimize ne liralar girmiş ne poh pohlar sırtımıza asılmıştı; güzel güzel yaşıyorduk oldu mu ya şimdi, nerden çıktı bu hesap, bu sorgu, yok mu bunu bir hali yordamı yolu..??
.
.
.
.
- Bu kalabalık bu gürültü ne, iyi mi bilirdik kimi beni?!
Eyvah yoksa ben ben ö....!?

Dünya Kimseye Kalmaz


Dünya hayatının insanların gözüne nasıl müzeyyen gösterildiğine misal olarak şu kıssa anlatılır:

İsa -aleyhisselam- beraberinde bir yahudi ile sefere çıkmıştı. Yanında üç adet çörek vardı. Bir müddet sonra İsa -aleyhisselam- üç adet çöreği yahudiye emaneten vererek: “Bunlar biraz sende dursun,” dedi. Yahudi bir tarafa çekilip bunlardan birini yalnız başına yedi. Bir müddet geçtikten sonra İsa -aleyhisselam- “O üç çöreği ver” dedi. O da iki çöreği uzattı. “Üçüncüsü nerede?” diye sordu. Yahudi: “Zaten iki tane idi” dedi.

İsa -aleyhisselam- yahudiye yalanını ikrar ettirmeye azmetti. Yola devam ettiler. Biraz gittikten sonra üç parça külçe altın buldular. Yahudi bunları görünce hemen İsa –aleyhisselam-’a:

– Haydi bunları taksim et, dedi.

İsa -aleyhisselam- da:

– Şu biri senin, diğeri benim, üçüncüsü de üçüncü çöreği yiyen arkadaşımızın diye taksim etti, yahudi sabredemeyip:

– Üçüncü çöreği yiyen benim dedi. İsa -aleyhisselam-:

– Öyle ise benden uzak ol artık. İnsaniyyet derecen bu kadarmış. Bu üçü de senin olsun, deyip ondan ayrıldı.

Çok geçmedi üç tane hayırsız kişi geldi. Beraberce anlaşıp yahudiyi oracıkta öldürdüler. Sonra içlerinden birini yiyecek bir şeyler alıp gelmesi için şehrin çarşısına gönderdiler.

O gidince geriye kalan ikisi onu öldürüp üç altını üçe değil ikiye taksim etmek üzere anlaştılar. Ve dediler ki: “O çarşıdan dönüp geldiği zaman onu öldürürüz, altını ikiye taksim ederiz, onun nasibini de biz almış oluruz.”

Çarşıya giden arkadaşları da onları öldürüp altının hepsini almayı düşünerek aldığı yiyeceklerin içine zehir koyarak getirdi. Zehiri de bol koydu ki çabuk ölsünler.

O çarşıdan dönüp geldiği sırada diğer ikisi el birlik hücum ile onu öldürdüler. Sonra oturup ölüsü yanında onun getirdiği yiyeceği yediler. Daha yiyecekler bitmeden onlar da oracıkta öldüler.

Bir müddet sonra İsa -aleyhisselam-’ın yolu bunlara uğradı: Üç parça altın, yanında yatmakta olan dört ölü. İs'' -aleyhisselam- hayretler içinde onlara bakarken Cibril -aleyhisselam- indi ve olanları anlattı.

– İşte dünya budur! Şu insanlar niye bunun zînetine aldanıp kendilerini böyle perişan ediyorlar? dedi.   

18 Mayıs 2012

İkaz

Uyku, ikizi beklenen gerçek sonun
her dem tattıkça uykusu gelen insan
Bilmez misin mal mülk -her şey- "O"nun
Ah bir gün de uyumadan uyansan !
                                       H;M

11 Mayıs 2012

Kaldırımlar


Sokaktayım, kimsesiz bir sokak ortasında;
Yürüyorum, arkama bakmadan yürüyorum.
Yolumun karanlığa saplanan noktasında,
Sanki beni bekleyen bir hayal görüyorum.

Kara gökler kül rengi bulutlarla kapanık;
Evlerin bacasını kolluyor yıldırımlar.
İn cin uykuda, yalnız iki yoldaş uyanık;
Biri benim, biri de serseri kaldırımlar.

İçimde damla damla bir korku birikiyor;
Sanıyorum, her sokak başını kesmiş devler...
Üstüme camlarını, hep simsiyah, dikiyor;
Gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler.

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

Bana düşmez can vermek, yumuşak bir kucakta;
Ben bu kaldırımların emzirdiği çocuğum!
Aman, sabah olmasın, bu karanlık sokakta;
Bu karanlık sokakta bitmesin yolculuğum!

Ben gideyim, yol gitsin, ben gideyim, yol gitsin;
İki yanımdan aksın, bir sel gibi fenerler.
Tak, tak, ayak sesimi aç köpekler işitsin;
Yolumun zafer tâkı, gölgeden taş kemerler.

Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim; 
Gündüzler size kalsın, verin karanlıkları!
Islak bir yorgan gibi, sımsıkı bürüneyim;
Örtün, üstüme örtün, serin karanlıkları.

Uzanıverse gövdem, taşlara boydan boya;
Alsa buz gibi taşlar alnımdan bu ateşi.
Dalıp, sokaklar kadar esrarlı bir uykuya,
Ölse, kaldırımların kara sevdalı eşi...
 
NECİP FAZIL KISAKÜREK 

16 Mart 2012

Eğitim! Öğretim!

Bu bünye kredili sistemi teğet geçmiş, alan bilgisini hasbelkadar çözüp , şimdi esamesi okunmayan "süper lise" namıyla meşhur y.dil ağırlıklı sistemden mezun olup son öys ve ilk öss ye girmiş bir zamanların öğrencisidir.
 Şimdilerde geriye dönüp baktığım zaman kaybolan zamanıma hayıflanıp 12 yılı gereksiz harcadığımı görüyorum. Koskoca on iki sene. Kırılıp gücenip darılacak varsa darılsın, lakin bu ülke de eğitim meğitim yok. Futbol taktikleri gibi yüzbinlerce taze dimağı harvurup harman savuruyorlar. Her gelen kendi zevkinin tezahürünü yansıtıyor sisteme. Yazık. İçerik ne olacak ne öğretilecek, nasıl faydalanılacak bunları anlatan yok, varsa yoksa yılların okekini obebini alıyorlar(!).  Ezbercilik denilen sistemin dahi bir tabanı alt yapısı olmalıdır ki ezber olabilsin. Şu devrin eğitim sistemi ezbercilikten dahi uzak... Anadolu insanının tabiriyle "çay sıra gidip su sıra geliyoruz"...  Kendi adıma heba olan yıllarımın ve öğretilmeden birşeyler çalınan zamanlarımın hesabını nasıl vereceklerini düşünüyorum ve daha onu bile ödeyemeyecekleri ortadayken evledımın da aynı çarktan geçip yıllarını boşa harcayacağından şimdiden farklı çareler arama peşindeyim. Allah bu millete akıllı değil sadece mesuliyet ahlakıyla donanmış yöneticiler nasip etsin

14 Şubat 2012

Ey Sevgili !

Senin kalbinden sürgün oldum ilkin

Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği

Bütün törenlerin şölenlerin ayinlerin yortuların dışında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Uzatma dünya sürgünümü benim

Güneşi bahardan koparıp

Aşkın bu en onulmazından koparıp

Bir tuz bulutu gibi

Savuran yüreğime

Ah uzatma dünya sürgünümü benim

Nice yorulduğum ayakkabılarımdan değil

Ayaklarımdan belli

Lambalar eğri

Aynalar akrep meleği

Zaman çarpılmış atın son hayali

Ev miras değil mirasın hayaleti

Ey gönlümün doğurduğu

Büyüttüğü emzirdiği

Kuş tüyünden

Ve kuş sütünden

Geceler ve gündüzlerde

İnsanlığa anıt gibi yükselttiği

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim





Bütün şiirlerde söylediğim sensin

Şuna dedimse sen Leyla dedimse sensin

Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin Belkıs’ın

Boşunaydı saklamaya çalışmam öylesine aşikarsın bellisin

Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için

Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini

Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini

Ey gönüllerin en yumuşağı en derini

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim





Yıllar geçti sapan olumsuz iz bıraktı toprakta

Yıldızlara uzanıp hep seni sordum gece yarılarında


Çatı katlarında bodrum katlarında

Gölgendi gecemi aydınlatan eşsiz lamba

Hep Kanlıca’da Emirgan’da

Kandilli’nin kurşuni şafaklarında


Seninle söyleşip durdum bir ömrün baharında yazında

Şimdi onun birdenbire gelen sonbaharında

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da


Ey çağdaş Kudüs (Meryem)

Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır (Züleyha)

Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi

Sevgili

En sevgili


Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim



Dağların yıkılışını gördüm bir Venüs bardağında

Köle gibi satıldım pazarlar pazarında

Güneşin sarardığını gördüm Konstantin duvarında


Senin hayallerinle yandım düşlerin civarında

Gölgendi yansıyıp duran bengisu pınarında

Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda

Verilmemiş hesapların korkusuyla

Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim

Af dilemeye geldim affa layık olmasam da

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili

Uzatma dünya sürgünümü benim



Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır

Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır

Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır

Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır


O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır

Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır


Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Sendan ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır

Sevgili

En sevgili

Ey sevgili


Sezai Karakoç

04 Şubat 2012

Kişi Bildiğinin De Düşmanıymış ?

Kişi bilmediğinin düşmanıdır derler. Bir konuyu, tavrı, tutumu bilmemek ona düşmanlık için yeter bir sebep olduğuna çıkan bu veciz ifade günümüzde bildiğine de düşman olmak şekline dönüşmüş de haberimiz yok. Herkesin inancı kendi hayat görüşünü bağlar. İslam dininde zorlama yoktur. İkaz vardır, nasihat vardır. Bu yollarda bir yere kadar uygulanır. Fazlasına müsade edilmez ve Kur'anı Azimişşan noktayı koyar."Le küm dinü küm ve liyedin" senin dini sana benim dinim bana." Buraya kadar her şey normal iken, bir vakit birileri çıkıp bilerek ya da bilmeyerek dindarlıktan bahsedince nedense herkes ayağa kalkar. Korku dağları sarar, dindarlığı, şeriat devleti noktasına kadar çeker ve uykuları kaçar. Halbuki ne kadar gereksiz ve laçka bir durum. Bugün hiç bir aklı başında müslüman kendine böyle bir misyon edinmiş değildir. Evlatlarını inaçlı şekilde yetiştirme gayretiyle telaşlı iken vatana millete hayırlı olsun diye de dualar eder. En sağlam kalelerden olan TSK nın dahi genel kabul görmüş sıfatı mehmetçiktir. Mehmetçik diye neden denir kime denir anlatmaya lüzum yok dileyen bakabilir gerekli kaynaklara. İnsanların yeterince kendi dertleri var. Malum medyaların bu meseleyi problemmiş gibi tutup ucundan orta yere atması hiç hoş değil. Ve hatta zavallıca.  Halk içerisinde bu konuların problem olduğunu düşünen varsa pek halka karışmadığı belli. Zira genel olarak kimse kimsenin bir şeyine karışmıyor. Dini yaşamak isteyende yaşıyor, başka inaçları yol tutmuş olanda yaşıyor. İki üç münferit hadiseyi ısıtıp ısıtıp ortaya atanlarda korkudan vay yandık, vay bittik hezeyanları ile kinlenerek etrafa yamaya çalışıyor.. Ahlaklı insandan kimseye zarar gelmez, İslam ahlakını tam almışdan karıncaya dahi zarar gelmez Bu yüzden sağda solda dindarlık ifadesini yakalayıp, islama saldırı fırsatı bulduklarını sananları kendi vicdanlarına havale ediyorum.

25 Ocak 2012

Tevazu

Yavuz Sultan Selim, Mısır Seferi'nden başarılarla dönmüştü. Bütün halk toplanmış
onu şehre girerken alkışlamak için sabırsızlanıyordu. Ama Padişah, gece olmadan şehre girmek istemiyordu. Bunun sebebini herkes merak ettiği halde hiç kimse sormaya cesaret edemiyordu.
Sonunda büyük alimlerden olan İbni Kemal:
"Padişahım, bir maruzatım var," dedi. Padişahın:
"Efendi, ne istediğin varsa hiç çekinmeden söyle,"
demesi üzerine İbni Kemal cevabı merak edilen soruyu şöyle sordu:
"Askerler merakta, bütün halk sokağa dökülmüş,
sizi alkışlamayı beklerken siz hâlâ şehre girmezsiniz.
Bunun sebebi hikmeti nedir?" Yavuz şu şahane cevabı verdi:
"Efendi, sen bizi hâlâ tanıyamadın mı? Biz; şan, şöhret ve alkış toplamak için değil,
Allah rızasını kazanmak için savaşırız."

29 Ekim 2011

Berceste


Gonce gülsün gül açılsın cûy feryad eylesin

Sen sus ey bülbül biraz gülşende yarim söylesin
                                                       Baki
 
 
Göz gördü gönül sevdi ey yüzü mâhım

Kurbânım olam var mı benim bunda günâhım
                                                   Nahifi

28 Ekim 2011

Yürek Yakan Günler...

Kelimelerin kifayetsiz kaldığı, hıçkırıkların boğaza düğümlenip kaldığı anlar vardır. Fert fert, an an yaşanır. Yaşayandan başkası pek bilmez. Ve birde son haftada olduğu gibi tüm milleti bu haleti ruhiyeye iten büyük belalar vardır. Son Van depremi gibi. Elde sıcak çay yudumlayıp, televizyondan vah vah etmek kolay olanı, hemen elinden geleni yapabilmeye çalışmak yardım ulaştırmaya çalışmak da en güzel en uygun ve en sevap olanı. Bu yüzden durmamalı bir şeyler yapmalıyız. Bir şeyler yaparkende aslında kendimizide sorgulamalıyız tekrardan. İşimizi dikkatlice yapıp yapmadığımızı kontrol etmeliyiz. Hepimiz kendi sorumluluğumuzun müteahhidiyiz aslında. İnsan hayatına müdahil işlerde sorumluysak daha bir dikkatli olmalıyız. Belki çürük binalar dikmiyoruz ama yardımdan uzak kalacak çürük bir bencillik ekiyor olabiliriz, çoluğumuza çocuğumuza. Ya da bir arabayı tamir ederken iki vidayi az önemseyip daha gevşek bırakıyor olabiliriz. Biraz uyanık ol gözünü aç diye diye uyanıklığı başkasının hakkına göz dikmek olarak -kerhen- anlatabiliyoruz. Bir deprem oldu insanlarımız aç ve açık kaldılar. Asıl aç ve açık olması gerekenler bu afeti görüp silkelenmesi gerekenler yine bizler olmalıyız. Ruhumuz dürüstlüğe aç, şefkate, yardımseverliğe açık olmalı. Rabbim orada olanların yardımcısı olsun, tarif edilemez bir hal ve maddi yardımın dışında elimizden gelen tek şey dua.  Geçmiş olsun güzel anadolu insanı geçmiş olsun tevekkül ve sabırla bu halden de çıkabiliriz diyen Allah'a sığınan güzel insanlar, biz buralarda rahatız, halinizi pek anlamıyoruz, ve bir kaç vakte kadar unutacağız yine kendi dertlerimize düşeceğiz malesef her zaman olduğu ve olacağı gibi. Hakkınızı helal edin, Rabbim kimseye bu denli büyük acılar yaşatmasın hele evlat ve aile acısı hiç göstermesin... Amin..

15 Ekim 2011

Gözlerin...

bilmezdim, gözlerin bu denli etkili olduğunu. Bir bakışın mıh misali insanı olduğu yere çaktığını, bilmezdim; öğrendim, sen öğrettin. Peki neden , neden ufuk kaybolup gitti her şey küçüldü, neden sadece bakıyorum ama göremiyorum neden?..
 Aslında sende biliyorsun bende biliyorum sebebini, korkuyoruz sadece dudaklara inmeye, bir bakışla hallolsun herşey bitsin gitsin diye bekliyoruz.. Sadece bekliyoruz, ama zaman akıyor su misali, mevsimler kanatlanmış uçuyor nöbet nöbet, dünün kahkaha atanları bugün hüzünle çıkıyor evlerinden, çocuk şarkıları eskimeye başlıyor ve hatta tüm şarkılar  günden güne yaşlanıyor ... biri hariç.... Gözlerin şarkısı..
  
 Ufka dalmışken bir gün yine sen,
geçmez demiştim aynı gemiler ve kuşlar
sanma aynıdır saçlarından esen,
sanma aynıdır bıraktığın yerde ki bakışlar

yanaklarında iz olurdu ve ben bilirdim sadece
yaz mevsiminde bile an an yağmur olduğunu
geçmeyen şey ne gündüzdür ne kısa bir gece
anlamazsın ki saati hangi mevsime kurduğunu

o sessiz çığlıklar ruhunda dolanırken
gözlerin yollara son kez çıkmaya çabalar
attığın mektup adrese ağır ağır varırken
gözlerinle birlikte mahzun kalbinde ağlar...


10 Ekim 2011

Batının Gözüyle(!)

Tarihi anlamanın tek yolu değil, tarih kitapları. Kimi zaman içinde bulunduğunuz şartlar tarihteki bazı hadiselerin neden farklı cereyan ettiğini gösterir adeta. Neden şöyle olmamış diyebilmek için kendimizinde, toplumunda şimdilerde bazı şeyleri neden öyle yapmadığına bakmalı ve geçmişi eleştiriken bir kez daha düşünmeliyiz. Pek severiz aslında özelde kendimiz, genelde başkaları hakkında kimlerin diğer tabirle ellerin yaptıkları yorum ve tespitleri. Geçenlerde bir sitede gördüm, "Batının Gözüyle Osmanlı Kadını" adında bir kitap tanıtımını. Ne kadar ilginç, "Osmanlı Kadını" adıyla sunulsa daha fazla dikkat çekmeyecekti muhtemelen ve başka fikirlerin tasvirleri okurda merak uyandırır şeklinde düşünülmüş oldu. Özel olarak batılı kimseler anlatmış da olabilir. Kitabı okumadım. Dikkat çekmek istediğim husus bu kitabın özelinde genel olan avrupalılardan onay alma hastalığımızın hızla devam etmesi. Bu kitap Osmanlı kadınlarını övüyorda olabilir, olsun. Bu da geçer akçe olmamalı. Eğer kendi geçmişimizi irdelemek istiyorsak öncelikle tarihimizi objektif bir şekilde incelemeli, dönem hakkında aklı selim bilgilere ulaşmalıyız ki, subjektif romanlardan, kitaplardan faydalanalım. Nihayetinde anlatılan şeyler yaşanmış ve kültürleşmiş olguları tasvirleyip, derleyip okuyucunun gözüne sunuyor. Bugünlerde devam eden bir dizi var osmanlı ile alakalı, kaç vicdan sahibi orada anlatılanları, gerçek manada samimi buluyor?. Çok azdır. Hayatımıza etki edecek rituelleri belirlerken bile başkası ne der fikrini daima aklında tutmuş bir halkız az çok. Doğru yapılacak bir uygulama başkasının gözüyle değil sonuç ile yorumlanabilmeli, istenilen neticeye ulaşana kadar doğru olan yoldan kaçınılmamalıdır. Her insanın, toplumun, hatta milletin bir dış gözlemciye ihtiyaç duyduğu duyacağı zamanlar olur lakin bu iç dinamikleri sarsıcı ve yıkıcı değil eksik olanı gösteren bir yapıda olursa bir işe yarar. Aksi takdirde populizm kurbanı olmaktan pek kurtulamayız.

24 Ağustos 2011

Kabulsüzlük

İçinde bulunduğumuz bu güzel atmosferin nihayetine sayılı günler varken yine ortaya birileri çıkıp insanların gönül kuyularına taşlar doldurmayı görev biliyor. Herkesten daha iyi bildikleri varsayımıyla hareket eden bu içi kof güya yetişmiş kişiler hayatlarının çoğu kısmında uygulamadıkları bir takım emirleri kısaltma yada azaltma eğilimindeler. Konunun ne olduğu bir çoğumuza malum. Pek yazasım yoktu lakin içim acıdı, yüreğim burkuldu. Tek kelimeyle ilimlerine yazık ettikleri gibi herşeyi normal tadında ve emredildiği gibi yaşayanlarıda tereddüte düşürmeye çalışıyorlar.
  Bu müberra dinin emirleri, yasakları , sünnetleri ve hatta nafileleri bellidir. Kişi nasıl yaşamak istiyorsa ve o şekilde uyguluyorsa hayatına bazı şeyleri, hesabını da kime nasıl vereceğini biliyordur. Haddi zatında işin uygun olanını yaşayanlardan zerre yorum ve itiraz gelmezken sınıfın tembel, huysuz, hırçın ve hatta serseri öğrencileri gibi akışın huzurunu bozuyorlar. Bozuyorlar çünkü herşey normalinde giderse döküntü oldukları, ilimlerinin riyaya bulaştığı gerçeği zil çalınca ortaya çıkacak. İstiyorlar ki zil çalmadan ortalığı karıştırıp, karmaşa içinde bir şeyler yapıp tüysünler. Öyle yağma yok. Bu kadar basite indirgenemez bahsedilen emirler. Eğer teslim olupta inanmışsanız oturun eksik olan yerlerinize ağlayın, ağlayalım, yok mağrur nefsinize gelen yerlere çalışıp doğru olanın sadece o olduğu diktesindeyseniz, arkanızda sağınızda solunuzda kimse yok bilesiniz. Bu dünyanın bazı makamlarında rahatça yaşıyor olabilirsiniz, lakin fani olanın bittiği yerde sizin hüsranınız başlamış olacak. O vakit ne yapacaksınız. Rabbim ilmiyle amil olanlardan eylesin, zalim olanlrdan değil....amin..

20 Temmuz 2011

"Alaşehir Tımarı"

Bir tantanadır almış başını gidiyor. Gündem, daha doğrusu ülkeyi ilgilendiren gündem oldukça karışık. Gündem içerisinde "şike" yaftasıyla maruf olan olay belkide en derinden tartışılanı, dikkat çekeni. futbol önceliklerim arasında olmadı hiç bir zaman, izlemekten keyif aldığım, maç bitince bitmesi gereken bir oyundu sadece. Şu an bu oyun ülkede can çekişiyor, "operasyona" kadar benim için hasta adamdı. Şike yapan, yaptıran yeltenen ve bir çok şey. Açıkcası oyun bozuldu. Şahsım adına pek derdim değil. Sadece kendi hayatıma bakışımda biraz daha sakin olmam gerektiğini fark ettirdi. Neden denirse, futbol uzun zamandır halkın en önemli meşgalesi ve bir çok olgunun ayıramadığı insanları, ayırabilecek kadar güçlü. Manasız bir şekilde pek fazla dahili olmayan bizler bu oyun için her şeyi yapabiliyoruz. Taraftarlık parantezi içerisinde açıklanarak sıyrılmak çok basite kaçıyor. Şu durumda kim neyi tarafı?. İçeride olanlar, kızanlar, sevinenler, dünyanın sonu gibi görenler ve daha niceleri... Durup soluklanıp bir tarihe bakmak gerekmiyor mu?. Kime ne kalıyor, ne kalmış?. Gerçek olan hayattan dahi bir şeyler koparamayan biz insanoğlu, eğlence ve keyiften fazla bir şey-eskiden- vadetmeyen bu oyuna sıkı sıkı sarılmakla bir çok şeyi ıskalamıyor muyuz.? İçeride olanların aileleri yok mu?, çoluğu çocuğu, akrabası yok mu?. Onların ruh hali nedir var mı düşünen?. Durumun bu noktaya gelmesinde genel olarak herkesin suçu yok mu?. Bir şey oyunsa oyun olarak kalmalıdır. Ha bu sektörden ekmek yiyenler yok mu, var. İşi sadece geçim olan zaten bu alengirli işlerde tutunamaz. Geriye bu oyunu ele geçirmek pahasına mzıkçılık yapanlar kalıyor. Onlarında cüz'i kısmı göz altında. Şu ana kadar bu konu hakkında bir şey yazmayı düşünmüyordum, ama biraz düşününce gereğinden fazla vaktimi bu heyulaya harcamış olduğumu fark ettim. Kimin ne yaptığı beni ilgilendirmiyor, bu olayların bir faydası olduysa kendime ve aileme daha çok vakit ayırmam gerektiği gerçeğidir.  Söyleyenini hatırlamıyorum ama uygundur heralde."Hiç Kimseye(şeye) Değerinden Fazla Değer Verme. Çünkü, Ya Onu Kaybedersin Ya da Kendini Mahvedersin...

11 Temmuz 2011

HİİİÇ..!

Ruhun örselenmesi, kalbin yorulması ve bedenin sonunda bitkin bir halde yığılması. Günü birlik telaşların sonunda elimize geçen yegane sermaye. Yaşamak elbette ki gerekli, su gibi hava gibi yaşama tutunmak. Fakat yaşadıklarımız labirent içerisinde gezinen yolcuların haline benzemeye başlıyor gittikçe. Teknolojinin başdöndüren hızı, hayatımızın kıymetlerini bir anda kıymetsizleştirip kenara bırakıveriyor. En kötüsüde elimizdekileri gözden düşürmesi. Gözden düşenin gönle girmesi o kadar zor ki, dönüp bakmıyor, sormuyor ve hatta istemiyoruz. Sürekli bir "yeni" telaşı var içimizde, eşyalar yenilenecek, araba yenilenecek, buzdolabı yarıya inmiş boş sayılır, dolduralım, eyvah yaz geldi biz evde kaldık vb.vb.. Liste uzar gider böyle, koşuşturmalar içerisinde kendimize ve ailemize zaman ayıramadan ömrün "taze yıllarını" harcayıp gidiyoruz.

Nasrettin Hoca'ya sormuşlar:



“Kimsin?”


“Hiç” demiş Hoca, “Hiç kimseyim.”


Dudak büküp önemsemediklerini görünce, sormuş Hoca:


...“Sen kimsin?”


“Mutasarrıf” demiş adam kabara kabara.


“Sonra ne olacaksın?” diye sormuş Nasrettin Hoca.


“Herhalde vali olurum” diye cevaplamış adam.


“Daha sonra?” diye üstelemiş Hoca.


“Vezir” demiş adam.


“Daha daha sonra ne olacaksın?”


“Bir ihtimal sadrazam olabilirim.”


“Peki, ondan sonra?”


Artık makam kalmadığı için adam boynunu büküp son makamını söylemiş:


“Hiç.”


“Daha niye kabarıyorsun be adam. Ben şimdiden senin yıllar sonra gelebileceğin makamdayım: "Hiçlik makamında...
 
Hayata tutunmak gerek, yaşamak, yaşamdan zevk almakta gerek, ama bunları yaparken bir gün "hiç" olup bir köşede kapıyı açacak kimseleri bekleyeceğimizide düşünerek, ruhunuzu örselemeyen, kalbimizi incitmeyen meselelere el el atarak, yaşamak ve yaşamı sonlandırmak gerek...


23 Haziran 2011

Hz Peygamberimizin (s.a.v) Çocuklara Yaklaşımı




Kur'an'daki çocuklara yönelik ayetlerin uygulaması konusunda tabii ki ilk örnek alacağımız insan, sahabesine ve tüm ümmetine vahyin şahitliğini gösteren Hz. Muhammed'dir. Ahlakı Kur'an olan Rasulullah'ın çocuklarla ilişkilerinde ve onları eğitirken takip ettiği yol ve yaklaşım biçimleri bu nedenle bizim örnek alacağımız uygulamalardır. Ancak bu konularda Rasulullah'ın örnekliğini metot olarak kullanabilmemiz için O'na isnat edilen rivayetlerden sahih olarak gördüğümüz bazı hadisler üzerinde durmaya çalışacağız.

a) Bir rivayette Peygamberimizin torunu Hasan, su ister. O esnada diğer torunu Hüseyin de uyanır ve su ister. Peygamberimiz suyu Hasan'a verir. Kızı Fatıma babasına, "Hüseyin'i daha mı az seviyorsun" der. Peygamberimiz "hayır suyu önce Hasan istedi ve ona verdim" der. Rasulullah bu rivayete göre taleplerde hatırı değil öncelikli talebi dikkate almaktadır ki, çocuklar arasındaki rekabette bu tavır son derece eğiticidir.

b) Hicaz cahili geleneğinde kızların ikinci sınıf konumuna itildiğini gözettiğimiz de, bazı rivayetlerden Rasulullah'ın kız çocuklarına karşı pozitif ayrımcılık yaptığını kavrarız: "Çocuklarınızın arasını eşit tutun. Eğer ben birini üstün tutacak olsaydım, kızları üstün tutardım."

c) Rasulullah'ın dünyevi konularda birlikte olduğu kişilere söz hakkı verdiği, yerine göre de çocukla çocuk olduğu rivayet edilir. Ergenlik çağına gelmemiş çocukların biatlerini kabul etmiş olması da onlara verdiği değeri; yani çocukların duygu ve düşüncelerine de gereğince önem vererek onları hayata hazırlayacak bir yaklaşımı örneklendirir.

d) Rasulullah, bir hadise göre, koşu yarışı yapan çocukları görünce o da aralarına karışır, onlarla beraber yarışır. Yarışı kazananı ödül olarak devesinin üzerine alır ve Medine sokaklarında gezdirir ve onunla sohbet eder. Bu yaklaşım da mükafat ve eğitimde tek düzeliği aşmak konusunda önemli bir açılımdır.

e) Rafi Bin Amr anlatır: Ben küçükken Ensar'ın hurmalarını taşlıyordum. Beni yakalayıp Rasulullah'a götürdüler. Bana sordu. "Niçin başkasının hurmalarını taşlıyorsun?" "Açlık sebebiyle" dedim. Bunun üzerine "taşlama, kendiliğinden yere düşenleri ye" dedi. Ve sonra "Allah seni doyursun" diye bana dua etti.

f) Bir çocuk müezzinin taklidini yapıyor ve ezanla alay ediyordu. Hz. Peygamber o çocuğu yanına çağırarak sanki ezanla alay ettiğini anlamamış gibi ciddi bir tavırla "Haydi bize de bir ezan oku" dedi. Çocuk utandı ve bunun üzerine güzelce ezan okudu. Rasulullah çocuğun sırtını sıvazladı ve cebine biraz para koyup "Mübarek olsun" dedi. Çocuk şaşırmış ve sonra yıllarca Mekke'de müezzinlik yapmıştı.

g) Annelerin çok sık yaptığı hatalardan birisine tekabül eden Rasulullah'tan örnek bir uygulamayla ilgili bir rivayeti özetleyelim: Medine'de bir anne sokağa kaçan çocuğunu eve getirebilmek için "Gel bak sana ne vereceğim" der. Olaya şahit olan Rasulullah sorar: "Çocuğa ne vereceksin?" Anne hurma vermek istediğini söyleyince de peygamber uyarır. "Dikkat et sana gelir de bir şey vermezsen doğru yapmamış olursun..."

h) Tirmizi'nin aktardığı bir rivayete göre "Çocuklarınızı 7 yaşına geldiği zaman namaza alıştırın. Eğer 10 yaşına geldiğinde kılmazlarsa yaptırım uygulayın." diyen Rasulullah, çocuklar için hem teşvik hem de uygun bir müeyyide yönteminin var olacağını bize hatırlatmaktadır.

(Kütüb-ü Sitte'de geçen bu rivayetleri, Ayraç Yayınları'ndan Said Alpsoy'un "Bir İnsan Olarak Hz. Muhammed" ve İnsan Vakfı Yayınları'ndan Bekir Demir'in "Hz. Peygamber ve Çocuk Eğitimi" adlı kitaplardaki hadisler arasından seçerek özetledik.)

Bu ve benzer rivayetlerde dikkat çeken vurgulara bir kez daha değinebiliriz:

1. Peygamberimiz çocuklara hoşgörü ile yaklaşmış, ilgi göstermiş, şakalaşmıştır. "Yavrucuğum..." gibi sıcak ifadeler kullanmıştır.

2. Peygamberimiz çocuklara taklit yoluyla eğitim yolunu açmıştır. Buhari ve Tirmizi'nin aktarımlarına göre, Rasulullah İbn Abbas'ın kendisine bakarak abdest alması ve Enes'i ve arkadaşını namaza çağırıp kendisine bakarak namaz kılmalarını sağlamıştır.

3. Rasulullah'ın çocukların 7 yaşında namaza alıştırılması ve 10 yaşına vardıklarında namaz kılmazlarsa yaptırım uygulamaya daveti, kontrollü bir disiplin gerekliliğine işarettir.

4. Tirmizi'deki hadise göre "Rasulullah, bir çocuğa eve girdiğinde ev halkına selam vermesini tavsiye etmiş ve bu selamla hem kendisinin hem de ailesinin hayır bulacağını eklemiştir." Peygamberimizin çocuklarla ilgili bu tür yaklaşımları, hayatın içindeki uygulamalarla irtibatlı ikna temelli eğitim örnekliğidir.

5. Rasulullah, çocuk eğitiminde mükafatlandırmayı sosyal ilişki ağırlıklı da gerçekleştirmiştir.

6. İbn Mace'nin aktarımına göre Rasulullah, içlerinde çocukların da bulunduğu bir toplulukla bir vadiden veya bir yokuştan geçerken, bu hangi vadi ya da bu hangi yokuş gibi sorularla soru cevap şeklinde grup ve çevre eğitimine örneklik oluşturmuştur.

7. Rasulullah'ın çocuk eğitiminde tedricilik ve sabır faktörüne özen gösterdiğini söyleyebiliriz. Çünkü o hikmetle davranan bir Rasul'dü ve tedricilik de insan fıtratına en uygun eğitim metodudur. Kur'an-ı Kerim 23 senede tamamlanmıştır. Namaz örneği bunun en iyi uygulamasıdır.

Hadis rivayetlerini öncelikle çocuğa yaklaşımla ilgili Kur'an ayetleri ve Kur'an bütünlüğü ışığında değerlendirmeliyiz. Ancak Kur'an bütünlüğünden bakıldığında bize önemli katkılar ve örneklikler sağlayan rivayetler yanında, Kur'an nasslarıyla bağdaşmayan rivayetler de söz konusudur.

İbn Hacer'in aktardığı bir rivayete/hadise göre "Tahnik" [çiğneme]ten bahsedilmektedir. Bu rivayete göre Peygamber yeni doğan çocuğa, ağzında bir hurmayı çiğnedikten sonra yedirir. Rasulullah hurmayı güzelliği, yumuşaklığı, tatlılığı itibariyle Müslümana benzetirmiş. Tahnikte bulunan kişi faziletli biriyse o çocuk da faziletli biri olurmuş. Oysa bu rivayet, sanki Hıristiyan kültürünün vaftizini hatırlatmakta ve Rasulullah'ın misyonunu küçük düşürmektedir.

Yine Peygamberin sünneti adı altında fıtri olarak solak olan bir çocuğa zorla sağ eliyle yemek yedirilmesi vb. davranışlarda bulunulması da Peygamberin sünnetinin gereği gibi algılanmamasından kaynaklanmakta, "Kolaylaştırın, zorlaştırmayın" hükmü unutulmaktadır.

Bazı rivayetlerde de çocuklarla oynayan Hz Peygamber, onlara hiç kızmamış, uyarıda bulunmamış ve disiplin uygulamamış gibi gösterilmektedir.

Oysa Buhari ve Müslim'in ortak rivayet ettikleri bir hadise göre Rasulullah, torunu Hasan ve Hüseyin yanında oynarken bunlardan birisi, orada zekat ve sadaka olarak toplanmış olan hurmadan yemek için ağzına atar. Bunu gören Rasulullah ona şöyle dikkatlice, uyaran bakışlarla bakınca çocuk hemen hurmayı ağzından çıkarır.




28 Mayıs 2011

Ötesi...?

dua...


her kapıya uyacak ama vakti gelince kullanıma verilecek anahtar..haliyle o vakti nasıl beklediğimiz önemli. Anlayışlı? meskun? sabırla? sabırsızca? ya da pervasızca .. içimizde sakladıklarımız bu bekleyişin sureti hakkında bir fikir sunabilir. Hayat iki cümleye sığmayacak kadar karmaşıkken, sadece iki cümle ile son yolculuğa uğurlanabilecek kadar da sade, basit ve kısa...


İyi bilirdik... sahiden?



ya kendimizi nasıl bilirdik?


iyi, anlayışlı, kızgın, vurdumduymaz,asi, tevekkülden uzak, şükürsüz...




Biz kendimizi bir bilebilsek zaten, geriden söylenen iki kelime tasdik olarak bir nişane kabulü olabilir. Ya bilmezsek tüm alem iyi bilse ne yazar!... iyi bilinmeyi değilde iyi yaşamayı, şiar edinmeliyiz.. ha iyi yaşamak nedir diye akla gelirse en iyi yaşayanın izine yüz sürmek bir rehber olabilir..ötesi? daha ötesi var mı?.

26 Mayıs 2011

"Kalp ve Göz"




Bütün aşk hikâyelerinin en unutulmaz en heyecan verici sahnesi, sevenin sevgiliye ilk baktığı andır şüphesiz. Daha doğrusu, onun yüzünü ilk gördüğü vakit. Âşıktaki içsel değişimin başladığı an, gözün sevgiliye ilk takıldığı saniye dilimidir ve aşığın bütün biyografisi, bu “ilk bakışın öncesi ve sonrası”ndan ibarettir. Kalpte ateşin yükselmesi, aklın ve sabrın ateşe düşmesi o ilk bakış ile başlar. Kılıcın kınından sıyrılması yahut okun yaydan fırlamasıdır bu. Sevgilinin yüzü kınında bir kılıç yahut sadakta bir yay gibidir; bakış onu kınından ve sadağından çıkarır.Sevgili’nin yüzümü; aşk yangınını alevlendiren ilk kıvılcımdır.

Aşığın kalbi mi, ilk bakıştan sonra suda titreyen bir mehtap.
Göz… Savaşı başlatan haberci.
Bakış… Elde olmayan kader; ilahi kaza.
Ve aşk… Kalp ile göz arasındaki kutlu bir hadise.

Çok sonraları kalp göze diyecektir ki, “Ben bu onulmaz derde iten sensin. Safayı sen sürdün, acıyı ben çektim. Nimet senin, zahmet benim oldu. Sen sevinirken, kaygılanan ben oldum. Bakışlarını arttırdıkça sen, dertlerimi çoğalttın benim. Zafere eren sen, hezimete uğrayan ben. Sen emirlere itaat edilen hükümdar oldun, ben senin peşinde koşan tebaan. Sen emir ben esir. Sonra devam eder:

- Ey göz! Sen ikisin ben birim. İki kişinin bir ferde saldırıp onu öldürmesi zulüm değil de nedir?… Şimdi ağla o halde; etiğin zulmün cezasını çek bakalım.

Göz buna karşılık ayet-i kerime ile cevap verir: “Gerçek şu ki; gözler kör olmaz, ancak sinelerdeki kalpler kör olur” (Hacc 46)






" İSKENDER PALA .... "

16 Mayıs 2011

Kaybolurken






Zaman akıp gidiyor elimizden ve bizler henüz hiçbir şeyi tamamlayabilmiş değiliz. Koşuşturmaca içerisinde verilen molalar, serinleme süreleri kadar etki ediyor sadece. Cam kenarından dışarıya bakan bir otobüs yolcusundan fazla farkımız kalmadı şu 'zamane' dünyada. Kimse gerçeğin kokusunu ve tadını bilmiyor gibi. Ya da gerçek biraz 'daha vakit var' yargısının gölgesinde miskinleşiyor. Halbuki bilsek var dediğimiz vaktin aslında ipotekli bir emanet olduğunu, behemal alınabileceğini. Bilmek kısmen çözümü kolaylayacak bir tecrübe ama ruhumuz örselenmiş gibi. Uyandığımız her sabahın bir tazeliği varken, insanoğlu bu tazeliği kendi dışındaki dünyalılara bırakıyor ve akşamdan; bir evvelden kalan hesapların peşinden gidiyor. Kapanıyor mu peki evdeki hesap?. Aksine yeni yeni açılmış hesaplarla doluolarak evlerimize dönüyor, durgun ve meyus ruhlarımız. Kendi zihnine bu kadar acımayan canlı azdır hatta yoktur şu fani alemde.

Biz, emaneti göklere, yere ve dağlara arz ettik. Onlar onu yüklenmeye yanaşmadılar, ondan korktular da onu insan yüklendi. O cidden çok zalim, çok cahil bulunuyor.” (ahzap s, 72.ayet)...



Bu denli büyük bir emaneti yüklenmiş olmak, ruhun hangi kimya ile mayalanacağını gösteriyor ziyadesiyle. Ve fakat ruhumuza aldığımız öyle çok emanetler-hedefler- var ki, aslolan, gündelik

telaşların arasında unutulup gidiyor.


Yaşamaktan tad almayı unutalı çok oldu. Çünkü neyin tatlı neyin tuzlu olduğuna etraf kara veriyor ivedilikle. Uygulaması uzun sürmeden akşam bıraktığımız yerden yarışa devam ediyoruz. Ve bir vakit geliyor, yalnızlık üstümüzde bulutlanmaya başlıyor, çok sürmeden damla olup ruhumuza inerken, "daha vakit var" demişliğimiz dün gibi geçip gidiyor gözlerimizin önünden, ruhumuz biraz daha kaybolmuş derinlerde, sesleniyoruz : "-hadi çık dışarı neşelen, az biraz daha vakit var, emaneti yerine getirelim olmaz mı?"...



olmaz olur mu demesini bekliyor gönül teli ;ama öyle hırpalanmış öyle geçici amaçlara vurmuş ki kendini ruhumuz , mecal kalmamış artık özünde, ah gençliğim diyor ahh gençliğim...






31 Mart 2011

"Kolayı Var"


"...İmparatorluk dönemi şairlerinin en esprililerinden biri olan şair Haşmet'in (18. yy.) kendine göre aptalca işler yapanların adını kaydettiği gizli bir defteri varmış. Kim ahmakça, akılsızca bir iş yapsa adını oraya işlermiş. Haşmet'in böyle bir defter tuttuğundan haberdar olan padişah (3. Mustafa) bir yolunu bulup bu defteri elde etmiş. Padişah zevk ve merakla bu defteri karıştırırken, aptalca işler yapanların listesi demek olan bu defterde kendi adına da rastlamış. Hemen şair Haşmet'in huzuruna çıkarılmasını emretmiş. Şair karşısına çıkınca vakit kaybetmeden paylamaya başlamış:- Bu ne küstahlık! Sen nasıl oluyor da benim adımı böyle aptallar listesine kaydediyorsun?- Efendimiz sakin olunuz, izah edeyim. Siz geçenlerde baş seyise yüklü bir para vererek cins bir Arap atı almaya gönderdiniz. O kadar parayla Arabistan'a gönderilen kimse artık geri döner mi? Bunun için sizin adınız da orada bulunuyor.- Peki, ya baş seyis geri dönerse?- Kolayı var efendimiz, sizin adınızı siler onunkini yazarız..." "alıntıdır"