10 Kasım 2012

Huzur iklimi

Altın değerinde bir nimet: huzur. Bulabilenler şu fani alemin en bahtiyarları. Olmayınca ne içilen suyun tadı ne yaşanılan hayatın adı oluyor.  Zaten  uzun olmayan bir hayatın içinde kaybolup gidiyoruz. Dert yükünü ayağımıza pranga gönlümüze zincir olarak vurmuş öylesine yaşıyoruz. Kıyımızda köşemizde gördüğümüz sokak kedileri kadar dahi huzurumuz yok. Peki neden?
 Öyle hemen şu sebeple demek kolay değil. Çok yönlü bir halet-i ruhiye aslında huzurlu yaşamanın tadı. Maddi gerekçelerin hemen hemen hepsinin aciz kaldığı bir hayat dinginliği aslında. Çok paranın çok iyi makamların sahibi olmak, her şeyi yöneten lider olmak, çok bilmek çok öğrenmek huzuru getirmiyor huzurumuza. Huzur huzurumuzdan kaçıp giderken biz yanlış yollarda aradığımızdan olsa gerek bir türlü bulamıyoruz onu. Huzura yaklaşmanın ilk yolu kanaatle başlıyor. Neye kanaat derseniz elimizdeki sahip olduğumuz her şeye. Sonra anlayış ve hoşgörü olmalı bir bünyede. Hoşgörünün olmadığı anlayışın yer bulmadığı bir gönül herşeyden evvel kendisi ile kavgalıdır zaten. Kavga olan yere kim uğramış ki huzur uğrasın. Denebilir ki anlayışın huzura katkısı ne.Anlayışlı olan anlaşılır kılar kendini ve derdini meramını anlatabilecek durumlar oluştuğunda paylaşarak azaltır sorunlarını. Anlayaşın kıyı bulmadığı bir kalpte hırçınlık yolları çoktan kaplamış olur. Karanlık tünellerin biri biter biri başlar; bu başlangıçlar bitişler zamanla her şeyle kavga etmeyi emreder hale kelir. Kendimizle bile.
 Malesef içinde bulunduğumuz zaman dilimi, anlayışı çok çok ötelere taşınmış bir eski dost şeklinde sunuyor. Hem yakın hem uzak hem gitmeli hem gitmemelli diye diye ömür heyecan safhasından hezeyan safhasına çoktan geçmiş oluyor. Buna mahal vermeden huzuru tekrar yeşertmeliyiz bu bedenlerde zor olsada bir sevgili gibi peşinden koşmalıyız. Yoksa sıkıntılarımız bitmez, azalacağına artar ve biz nerde yanlış yaptık diye diye fani olan ömrüde iyice hiçliğe atmış oluruz...

Hiç yorum yok: